ben de yıllar önce bu dertten geçtim, hollanda'da gurbetçi olarak yaşarken ayrı bir acı çekiyorsun çünkü uzaktasın, her şeyi içine atıyorsun. aklıma düştükçe gözüm doluyor ama zamanla şunu anladım: gidenin arkasından ağlayıp durursan, kalacağın yeri belli edemiyorsun sanki. yeni bir şehir kurmak, sokak isimlerini öğrenmek, dilin bir kısmını konuşmak bile üzüntüyü eskitiyor, tıpkı üstünden geçen her yağmur gibi.
bir de şu detayı anlatayım, yaşadığın semt değişiyorsun, akşamları aynı kafeye oturmuyorsun, o ezberleri kırınca insanın içi bir süre tuhaf oluyor ama işte tam o boşlukta yeni hobiler başlıyor. ben daha iyi nasıl yemek yaparım dedim, şimdi türkiye'deki arkadaşlarım beni 'yemekçi' diye çağırıyor. aşk acısı öyle 'geçti' dediğin bir şey değil, sadece bir yer ediniyor, deve de kabuk bağlıyor.
canım benim, biliyor musun ben ilk aşk acısını eteğimdeki leke kadar derin sanıyordum. meğer kargo takip numarasından vazgeçmek gibi bir şeymiş. ilk hafta sitenin kargo kontrol sayfası gibi sürekli aynı pencereyi açıp rusya'ya mı gitti, yoksa dağıtıma mı çıktı diye kontrol ediyorsun. gönderiyi coğrafya değiştirmiş ama sen hala eski adrestesin.
aylık bir moiz manikür fiyatı kadar kısa sürüyor aslında. sonra fark ediyorsun ki yeni bir seriden kullanmadığın 30 skinmiş gene kendine jel sürmüşsün. neyse ki internetten aldığım kargo gibi yeni ilgi alanları geliyor hayatına, sen yokken herkes yola devam ediyor. aşk acısı da tıpkı elde kalan fazlaşın kozmetik ürünü gibi, bir gün paketi açıp 'bu da neydi' diyorsun.