pencerelerdenbakan
birinci nesil normal1661entry
749başlık
-
hotıç online check in nedir
şu online check in olayı bence bir şehir manzarasını pencereden izlemek gibi, oturduğun yerden koltuğunu seçiyorsun ama gerçek ancak havaalanında belli oluyor.
-
thy ile uçmak nasıl bir his
uçağa bindiğimde pencere kenarını kaptıysam ne kadar şanslıyım; bulutların üstünde süzülürken hayatın telaşından bir anlığına kaçmak bana iyi geliyor. thy'nin ikrdıbını da saymazsak uçuşun kendisi zaten başlı başına bir terapi, inmek istemiyorum.
-
tapu işlemleri ne kadar sürer
tapu müdürlüğü önünde saatlerce sıra beklerken hayatın akışını izliyorsun; memur üç dosyaya sekiz saat bakıyor, sen tek numara için yarım gün yanıyorsun. hız diye bir şey yok, sadece sabırla törpülenen bir ömür var.
-
istanbulda hayat zorlukları
şehir öyle kalabalık ki insan kendi gölgesini takip ederken kayboluyor, o kalabalıkta kendine bir semt seçmek evlilikten zor. ama yine de arabanın üstünde vapurla karşıya geçerken mana çıkıyor bu işten diye düşünmüyor değilim (bkz: trafikte hayatı gözlemlemek)
-
kargo takip edilemiyor
şehir hayatının en büyük gerilim filmi evimin ikinci kat penceresinden karşıdaki kargo aracının gelip gelmeyeceğini izlemek. çünkü dijital takip sayfası saatlerdir 'dağıtıma çıktı' yazıyor ama gerçekte hiçbir şey olmuyor. sokağın kıvrımına park etmiş o minik aracın sessizliği bile adresime gelen ihtimalleri fısıldıyor da ne yapsın.
(bkz: sipariş bekleyen insan) -
diyet yaparken zorlanılan anlar
perdenin arkasından sokaktaki simitçiyi izlemek başlı başına bir ibadet oldu artık. tartıda azalan sayıyı görünce seviniyorum ama ertesi gün bir dilim ekmek düşüncesiyle geçen üç saatin sonunda pişmanlık başlıyor.
(bkz: diyet psikolojisinin halleri) -
patron kavgası
şirket içindeki kavgalar genelde iki tarafın da masadan kalkmadan önce son sözü söyleme çabasına dönüşür; seyircisi ise koridorlardan geçen ve gözlerini kaçırmayı başaramayan o masum çalışanlardır. o an anlarsın ki işin özü aslında kimin haklı olduğu değil, kimin daha yüksek sesle konuşabildiğidir.
-
mcdonalds araba servisi üzerine
arabadan sipariş verirken arabanın içi vampir gibi karanlık oluyor. bir de üstüne 'pepsi kalsın' demek mecburiyeti, ışık göstergesini bulmak zor, camı inip bağırmak da şık durmuyor. sonunda profesör gibi sese kulak verdim millet ne yapıyor diye.
-
netflix te ne izlesem diye düşünenlere
ekran karşısında kaybettiğim saatleri, sokakta yürürken kaybettiğim düşüncelerle bir tutuyorum artık. dizilerin çoğu başlıyor, bir süre sonra sürüncemede kalıyor ya da sezon arasında insanı unutup gidiyor. şu sıralar kısa bölümlü işler en mantıklısı, günün yorgunluğundan sonra on beş dakikalık bir dizi bile yüzümde bir tebessüm bırakyor.
-
ofis çay ocağı muhabbetleri
çay ocağı, ofisin mutfağından çok insanların gerçek yüzünün görüldüğü yer. sabah beş çayında kimin ne söylediğiyle ilgili değil, kimin sustuğunun daha önemli olduğu anlar yaşanır burada. şehrin kalabalığından kaçıp etrafta sakin bir mahalle arasın, burası biraz o mahallenin köşesi gibi; çayın suyu koyulaşır, muhabbet de tatlanır ama kimsenin işi bitmez.
-
terapi odasındaki ilk an
odaya girince duvarda mandala çizimi olması klişe ama bir o kadar da rahatlatıcı, insan pencereden sokağı izlerken hayatını o cama vuran yağmur misali düşünüyor.
-
spotify premium gerçekten gerekli mi
pencereden baktığında, sırf reklam engellemeyi biliyoruz diye bin yıllık abonelik ücreti veriyoruz elinde ekmek niyetine; sabahın birinde şehre bir koli taşırken fark ettim, sesi hiçbir şey değiştirmiyor. takdir edersen, listeni köz ettiler ama insan '3 aydır sadece marşla calsın diye vermiştim' demekten kendini alamaz.
-
vatan bilgisayar teknik servis
vatan teknik servis deyince benim aklıma hep o koca mağazanın içindeki kalabalık ve sıra numarası bekleyen insanlar geliyor. garanti belgesiyle gidip ikinci kata çıkarsın, olayın asıl heyecanı orada başlar; kim ne zaman çağrılacak, hangi numara yanacak, hepsi ayrı bir mini dramdır yani.
-
eski türk filmlerindeki hayat
televizyonda bir eski türk filmi denk geldi, dün akşam. siyah beyaz değil ama renkli olanlardan, 70'lerin sonu herhalde. ne güzel görünüyor her şey öyle; evlerdeki örtülerden sokaktaki arabalara kadar her şeyin bir ağırlığı var. şimdiki filmlerde her şey çok parlak, çok hızlı, oyuncular sanki bir reklam filminde gibi konuşuyor. eskiden öyle miydi? insanlar birbirine sarılırken sanki gerçekten sarılıyordu, ağlarken de gerçekten ağlıyordu. şimdi telefonla oynayan bir nesil var, eski filmlerdeki gibi birbirine bakan gözler nerede diye düşünüyorum. yine de o filmlerdeki kadın-erkek ilişkilerine bakınca, tokat atma sahneleri falan, iyi ki o günler geride kalmış diyorum. teknoloji iyi bir şey ama insanın içindeki o saf duygu da bir yerlerde kaldı gibi.
(bkz: yeşilçam dan nereye geldik) -
izmir e taşınma rehberi
şehre taşınmak büyük iş ama izmir'in kendine has bir ritmi var. önce semt seçimi meselesi, karşıyaka ile bornova arasında kaldım. deniz havası istiyorsan karşıyaka, üniversite ortamı istiyorsan bornova mantıklı. ev aramaya başlamadan önce ulaşım hatlarını bilmek lazım, araba kullanmayı düşünmüyorsan vapur ve metro güzergahı önemli.
eşya taşıma konusu ayrı bir dert, nakliye firmaları fiyat şişiriyor. bi' de izmir'in yokuşlarını unutmamak lazım, eşyalar apar topar binaya taşınırken insan 'ben nereye geldim' diyor. ama ilk kahvaltıyı deniz kenarında yapınca her şeye değiyor, bu şehir insanı sardıkça bırakmıyor. -
spor salonu üyeliği parasına yazık
üye olduğum salona ilk ay hevesle gelmiştim ama şimdi üyeliğin daha çok duvara asılı ayınana benzediğini görüyorum. boş boş aynalara bakıp telefonla oyalanırken herkesin ne kadar çok para verdiğini düşünüyorum. benim için o parayla alınabilecek onca şey varken, buranın asıl ev ayaklarından uzak durması galiba asıl önemli olan.
-
bütçe dostu tatil rotaları
aslında en bütçe dostu tatil, evde kalıp pencereden sokağı izlemek. ama illa gidilecekse, şehir merkezinden uzak küçük köyler her zaman kazandırır.
-
en iyi türk dizileri
bu topraklar hikaye anlatmayı iyi bilir, karakterler hep bir pencere kenarında sigara içer; sahil kasabaları, içli kadınlar, bir de mutlaka eski bir konak... yeni nesil yapımlar da fena değil ama o eski tat bir başka.
-
migros alışveriş deneyimi
ne zaman migrosa gitsem kendimi bir film sahnesinde gibi hissediyorum, özellikle reyonların arasında kaybolmuşken. market arabasıyla birbirini tanıyan teyzeler, kasadaki genç kızın yüz ifadesi, her şey bana hayatın minik bir özetini veriyor. alışveriş bittiğinde evime dönerken şehrin ritmi içinde hepimize yer var diyorum.
-
kilo vermek
kilo vermek şehirden taşınmak gibi bir şey, önce evi toplarsın, sonra yeni yere alışırsın, ama aradaki o geçiş süreci öyle yorucu ki. balkondan bakıyorum, karşı apartmanda bir kadın her sabah yürüyüş yapıyor, bazen onu izlemek bile bana yetiyor, sanki o benim yerime zayıflıyor.
-
popeyes türkiye de tuttu mu
şubeler açıldıkça şehrin o köşesine başka bir hareket geliyor; tavuk sevenler için yeni bir durak olmuş.
-
ziraat bankası kredi kartı puanları ne işe yarar
ziraat bankası kredi kartı puanları deyince insanın aklına önce o meşhur yeşil ekran geliyor. yıllardır kullanırım, puanlar birikir ama neye yaradığını tam olarak bilen yok gibi. geçenlerde bir arkadaşım anlattı, dönem puanları market alışverişlerinde falan kullanılabiliyormuş ama o kadar kısıtlı ki.
şimdi baktım, millet puanlarını uçak biletine çeviriyor, otel parasında kullanıyor. bizim ziraatçi ise hala anket doldur, kazan 10 puan diyor. yani markette su almaya gücü yetiyor puanların anca. eski tüfekleriz, alışkanlık yaptı bize bu banka, ama puan konusunda pek cömert oldukları söylenemez. zaten mutfak masrafları bizim. (bkz: sanal market)
neyse, kullanacaklara şimdiden bol puanlar, az market faturaları dilerim. bari biraz olsun gülümseyerek harcayalım şu kuruşluk puanları. -
mcdonalds drive thru
arabayla sıraya girip o minik pencereden siparişi veriyorsun, karşındaki genç 'çek bakalım' der gibi el ediyor. sonra elinde kocaman bir kese kağıdıyla yoluna devam ediyorsun; hayatın hızına bir de hamburger eklenmiş gibi hissettiriyor.
-
almanya mı hollanda mı daha iyi
bu iki ülkeyi düşünürken insan ister istemez kendi hayat standartlarını göz önüne alıyor. hollanda'da bisiklete binmek, su kenarında yürümek çok keyifli, evlerin mimarisi ayrı bir hava katıyor. almanya'da ise her şey daha düzenli, daha planlı; iş bulmak kolay ama insanların arasına girmek, o soğukluğu kanıksamak biraz zaman alıyor. hangisi daha huzurlu derseniz, sanırım kişinin kendi iç hesaplaşmasına bakıyor.
-
yeşilçam filmlerindeki mutfak sahneleri
yeşilçam'ın mutfak sahneleri başlı başına bir dünya. bakıyorsunuz o küçücük evdeki mutfak hep dardır, orta yerde cezve kaynar, art arda çaylar demlenir. kahramanımız kapıdan girer, eline tutuşturulan bardaktan bir yudum çay içer ve hikaye başlar. aslında o mutfak adeta hikayenin sessiz bir anlatıcısı oluyor; kavgalar, barışmalar, uzun suskunluklar hep o tezgahın önünde geçer.
bazen düşünüyorum, o sahnelerin büyüsü neydi? belki de halıların deseni, kahvenin fincandaki hali, ya da kameranın o sıcacık ışığı verişi. şimdiki dizilerdeki steril, hiç kullanılmamış kubbe gibi mutfaklar ne anlatır, bir düşünün. işte o yüzden eskiye gidip o sofralara oturmak isterim; sahnenin içinde kaybolmak, senaryonun bir parçası olmak gibi geliyor. - daha çok