-
sabah sekizde metrobüse binmek resmen bir hayatta kalma mücadelesi, kapıda öyle bir itişme var ki insanın ayakları yerden kesiliyor. yine de herkes bir yere yetişme telaşında, kimse kimseye aldırmıyor.
-
metrobüste şu an yaşananları uzaktan görünce, izmir'i değil ama bugünleri özlüyorum. içimde hep bu kalabalık ve telaş, ama bir de şu keşke yan koltuğumda biri ayakta içermiş gibi yapıp bana tutunmasaydı diyorum.
-
sabah sekiz buçukta zincirlikuyu'dan metrobüse binilen o ana lanet olsun. henüz gemide nefes alacak yer yokken durakta bir kez daha açılıyor, 30 saniye içinde kapıdaki vatandaş efendi usulü arkasını dönüp sizi tam karın boşluğundan otobüsün kenarına mıhlıyor. insan öğlesine minicik bir alana sığabiliyorken ordan sıyrılıp şoförün oraya kadar o anın mühendisi gibi iletişim ilerleten nesil türedi ki buna şahit olmamak elde değil.
port tarafımdan itibarımı anca başkasının çantası koruyabiliyor. o an kapım hiç olmadığı kadar sunucu: bagaj hattı (hk) diyecekleri adamlara, asansörlerde durmayana ya da mesafe kontrolüne takmayıp boşluk buldukça kayası kaplumbağa adamlarına selam olsun tabi bu kalabalığın içinde. cüzdan telefon sağlam ama nefes koordinatörüm eskidi, telemetri verimi yükseltiyorum araç hareket ettikçe ezilmemek için bedenimle açılan su dalgası gibi insana set oldukça akışım zayıflıyor. evet sorun bu: hep optimize edilmemiş alan paylaşımında zaten az olan sinyal yüksek gürültüye karışıyor. fakat yine de gidiyoruz; insanın fiziği, metrobüs ise şaşmaz bir varoluş denklemi.