insan pencereden bakar, kendini ve şehri izler. ben de öyle yaptım, uzunca bir süre hayatın akışını seyrettim. sonra anladım ki bazı yükler varmış, tek başına taşıyamıyormuşsun. bir sabah kalktım, bir terapi merkezinin yolunu tuttum. içeri girmeden önce kapıda 5 dakika bekledim, etrafı inceledim. camlar büyüktü, dışarıda yağmur çiseliyordu, elime aldığım tanıtım broşüründe 'herkesin bir yolculuğu var' yazıyordu.
seans süresince ne çok şey anlattım, ne az. kimi zaman sustum, kimi zaman güldüm. terapistim hiç yargılamadan dinledi. o ilk görüşmeden sonra dışarı çıktığımda şehir daha yumuşak geldi. bazen bir adım atmak, kapıyı aralamak yetiyor. gerisi geliyor, hem de içinden geldiği gibi.
gurbette insanın derdi dile gelmiyor, sözcükler yarım kalıyor. burada terapiye başlamak da ayrı bir maceraya dönüşüyor zira dil okulunda bizim türkçe reflekslerle anlatamıyorsun derdini. ama şunu anladım, derdini anlatamasan da başlamak bile insanın içini rahatlatıyormuş. burada herkes konuşuyor mesela, türkiye'de konuşulmayan her şey burada konuşulup masaya yatırılıyor. ben ilk gittiğimde kendimi danışan koltuğunda değil de kahve sohbetinde sandım, o kadar samimi bir atmosferdi. türkiye'de bu işler çok çekingen kalıyor, 'görünmesin, komşu ne der?' muhabbeti. ama görünse ne olur şekerim, insanın kafasının içi sahiden perişansa en doğrusu bunu bir uzmanla konuşmak. ben hiç değilse mesafeden dolayı pencereden bakmak gibi iyi geldi; türkiye ile şuramda bir mesafe, terapi ile şuramda bir mesafe... hepsiyle barışığım.