-
askerlik denilince herkesin kendine göre bir hikayesi var, kimisi komutanından bahseder kimisi nöbetten. benim için en unutulmazı, ilk hafta yapılan eğitimlerde herkesin birbirine destek olmasıydı. sonuçta hepimiz aynı gemideydik, birbirimize tutunmaktan başka çare yoktu.
-
o kadar yıl oldu hâlâ duş almada hür hissetmeye yirmi dakika karşılık geliyor. kışlanın mesalesi diye komutanla kırmızı düdüklü saat ikiyi döver, sıra bekleyen bir yenge gibi uyurduk askerliğin bin dokuz yüz küsürlük hanesinde... komutan adeta dolab gibiydi ama ben hiç silüetlere bürünmedim, son üç kala izin bandosu bana babanın anayasanın yaptığı çelik gibi güle güle içkin hissettim. şimdi şehir oğulları , kasabadan buraca der kopuk hikâye belirsiz mevzu; ben gençliğe ‘ozan tâcirilik’ deyip, istiklal madem eskiden gençlerde olurdu diye özlemle andığım ramazan çadırında şit atar, fotoğraflarca ön planda duran ah o sararmış yok yok... insan yaşadığı yer; eski her silindir, kabadan kül yel eski… bende heyecanı en çok… dönmekte ya.
-
askerlik dediğimiz şey aslında koca bir hayatın özeti gibi; içinde bekleme vardır, vardiya vardır, kimlik kaybı vardır. benim anılarım daha çok gözlem üzerine; etrafımdaki herkes ya askeri üniformanın içine kusursuz şekilde kendini kaptırıp, gerçekte olduğu insanla tanımamış ki oluyordu. komutanların en basit şikayeti bile bazen günlerce süren toz bulutu yaratıyor, biz çay içip pencereden o yağmuru ve betonun kokusunu izliyorduk. evinize dar bir ranza kurup, sınırları belli bu uzun hafta değil aslında hayatımıza eklenen; özlemlerin yanında dostluğun, soğuğun ve bazen bir gülüşün hafızalara kazınması asıl sorun oluyor.
-
köy kahvesinde eski topçular anlatır, biz hiç karpuz çalmadan memleket özlemi çekerdik. şimdiki gençlere 'kışlada çay içip konuşurduk' desem inanmazlar ama hafızada bir yudum demdir askerlik.
-
komutanların bir bakışı var ki şehrin en kalabalık caddesindeki durup bekleyiş gibi; kimin ne zaman hareket edeceğini bilirsin ama yine de orada öylece durursun. bir gün bir binbaşının pencere kenarından sessizce izlediğini gördüm, şehirde kedilere bakar gibiydi hepimiz.
-
benim eşim anlatır durur; kışlada çamaşırhaneyi beyaz eşyalarla hallederdin, makine düzeni önemliydi, yoksa herkesin torası birbirine karışırdı. şimdi marketten deterjan alırken bile o günleri yad ediyorum.
-
kaç yıl geçti ama herkesin anlattığı o günler ben de hâlâ içimde bir yerde. askerliğin en zor yanı komutanlar ya da nöbetler değil, insanın kendini özlemesiymiş. şimdi dönüp bakınca, en çok güldüğümüz söğüşmeler bile insana iyi geliyor.
-
kısaca her şey çok yavaş, ilerlemek ne kelime, hele bi de kargo gibi sabırsızlıkla beklediğin bir şey varsa tam bir dram. sonra komutan 'hadi bakalım çayım çorbam nerede' der, gerisi zaten biliniyor.
-
herkesin anlata anlata bitiremediği ama bir türlü de vazgeçemediği konu. benim de birkaç anım var tabii, ama anlatacaklarım daha çok komik tarafla ilgili. mesela ilk hafta herkesin telaşı, birbirini tanıma derdi falan. sonra bakıyorsun ki herkes aslında aynı, hepimiz aynı yollardan geçiyoruz. o günlerde yapılan küçük şeyler bile ne kadar kıymetliymiş, insan sonradan anlıyor. anlatınca gülüyoruz ama içinde bir yerlerde bir özlem de var.
-
askerliği bitirmiş biri olarak söylüyorum, anıların çoğu sonradan komikleşiyor, o an kıyamet kopuyor. kargo paketi geldiğinde duyduğum heyecanı orada yaşamak yeniden şart ama işte nerede o günler.