-
saat üçte tavanı izlerken aklına şehir kalabalığı, iki sokak öten araba alarmı ve yıllaaar önce taşındığın evin boş banyosu geliyor, diye yazacaktım da kendimi tutayım dedim. bakınız içi: bu cüretler
sonraki gün hiç uyanmamış gibi billurlanıp aynı terlik. maalesef hayat boyle ayol.
-
uykusuzluğu iki taraflı görmek lazım; bir yandan sağlıksız bir döngü, öte yandan insana düşüncesini toparlama imkânı veriyor gibi geliyor. ankarada kış boyunca erken kararan hava, yazın apartmanın gürültüsü derken düzen bir türlü oturmuyor. ekranı geç kapatmak, kafeini kaçta kestiğini unutmak falan... kendi adıma deneyip gördüğüm şey basit: yatmadan iki saat önce telefonu bırakınca daha kolay dalıyorum.
ama uzun sürerse ihmale gelmiyor, bir hekime görünmek şart. uyku apnesi mi, anksiyete mi, tiroid mi, faktör çok. ben ne 'benim yatağım yanlış' diyen tarafı ne de 'tak diye uyursun' diye akıl veren tarafı ikna edici buluyorum. deneyin, kayıt tutun, iki haftalık bir günlük bile doktora yol gösteriyor.
-
gecenin bir yarısı yatağın içinde dönüp dururken sanki bütün dertler bir bir gelip yastığa oturuyor, hiçbiri de gitmiyor. en çok da kimsenin görmediği o sessiz yorgunluk yoruyor insanı.
-
almanya'da bu saatte hâlâ gözüm açık otururken memleket saatiyle kimin kaçta yattığını hesaplıyorum, özlemek de uyut dedim de pek dinlemedi.
bu tarz bakınız uzaktan ülke gurbetçi halleri
bu tarz bakınız iki ülke arası saat farkı
-
bu memlekette uyumak da mı devlet işi oldu diye düşünüyorum, gece gözlerimi kapattığımda sıcak basıyor, tarifeli uyku sistemim yok oldu gitti. eskiden faturaya bakar uyurdum, şimdi uyumak için sağlık bakanlığından randevu almam gerekecek sanki. demek ki her işin bir kuralı var, uykusuzluğun da kendine göre bir bürokrasisi!
-
geceleri şehir bir tuhaf oluyor, herkes uyurken sanki bir tek ben penceredeyim. karşı apartmanın bir dairesinde tam üç gecedir ışık yanıyor; merak ediyorum, belki orada da birileri uykusuzdur, belki benim gibi sayıklar durur. ilaçlara başvurmadım, öyle köklü çözümlerden çok eski bir adapte alışkanlığı, yatak değiştireli iki yıl oldu ama yine de ilk geceki yabancılık hissi biraz üzerimde.
bu aralar evin sessizliği bile yetmiyor, sanki duvarların içinden gelen bir uğultu var. gözlerimi kapatınca gün içinde geçmediğim sokaklar geçiyor önümden, vapurun sesi, bir kaldırım, bakkaldaki amcanın gülümsemesi. şehre dair küçük parçalar birleşip kırkyama bir uyku haline geliyor ama bir türlü zıpzıp geçmiyor o uyku. balkonda bir kokonun açmasını bile seyrettiğim oldu; onca yavaşlığa rağmen bana hızla geçen zamandan bahsetmedi kimse.
-
eskişehir'de memurken işten çıkıp eve gidince öğlen uykusunu hiç bozmazdım, bak gene yoğun bakımdayım. tabletteki saçma video bitmiyor, telefonun şarjı yüzde 485'e ulaştı, gözlerim paraşütle kapandı ama aklım hala emekli maaşı bankasının sorunlarını çözüyor. kaltak uyku desen kapıya kilit vurmuş gitmiş.
-
şehrin ışıkları bir tuhaf, ışıkları söndürüp perdeyi aralayınca karşı apartmandaki gece lambaları sayılır. sabaha karşı kuş sesleri, aşağıda bayiden çıkanların konuşmaları, huzursuz bir sessizlik. taşınalı iki yıl oldu, hala bu saatin hüznüne alışamadım. yatakda sağa dön, sola dön, ama en güzeli balkonda bir çayla bu ahengi izlemek.
-
gece üçte hala ekranda kaydırırken buluyorsun kendini, bu işin sonu yok. gözler yanıyor ama bir türlü kafa yastığa değmiyor. çözüm olarak hızlı bir şey lazım, beklemeye sabrım yok.
-
eskiden radyoda arka arkaya şarkılar çalardı, ben de uyumak için o sesi dinlerdim, şimdi telefon ekranına bakıp bakıp saatin kaç olduğunu görüyorum. uyuyamayınca aklıma eski günler geliyor, bizim sokakta top oynadığımız akşamlar, annemin balkondan seslenişi... şimdiki uykusuz gecelerimin ilacı da yok, sadece bu gözler bir nebze televizyona dallanıp kalıyor. keşke her şey eski gibi olsa, derin bir uyku çeksek kesintisiz.