-
bir zamanlar gurbet dediğimiz şey sadece almanyadaki akrabaların mektubuydu, şimdi torunlar hollanda'da doğuyor ve türkçeyi babaannelerinden öğreniyor canım. insan uzaktan bakınca memleketin hem kokusunu hem de boşluğunu aynı anda hissediyor.
-
herkes bir yerlere gitme hayali kurar da, gidince anlarsın ki orada da sabah kalkıp işe gidiyorsun, sadece manzara değişiyor. benim için en zoru da o sessiz akşamüstleri oldu, pencereden bakınca tanıdık bir sima görememek.
-
e-devlet'e girip bir belge indirebilmek için bile burada üç ayrı kuruma gidiyorsun, orada bir tıkla her şey halloluyor da insanın içi yine başka bir yerde kalıyor işte. işlemler basit ama memleket özlemi o kadar kolay çözülmüyor, bu işin bürokrasisi yok, kalpte kalıyor hepsi.
-
yurt dışında yaşamak dediğiniz şeyi ben kızımdan biliyorum, allah kolaylık versin. orada işler güya bir tık daha düzenli derler ama insanın memleketi gibi olmuyor. hele hele buradan oradaki bürokrasiye bakınca tabii 'aa ne güzel e-devlet gibi' diyorsunuz ama emin olun, onların da kendine has saçmalıkları var. mektup diliyle konuşuyorlar, oturum izni, vatandaşlık, mühür, imza... bizim sgk'dan geri kalır yanı yok.
bir de şu var, insan memleketten öteyi 'rahat' sanıyor ama sağlık sigortasından tutun, iş sözleşmelerine varana dek her şeyi tek tek okumak zorundasın. okumazsan sonra pişman olursun. yani demem o ki, uzaktan kolay, yakından dert. bunu bizzat yaşadım.
-
ben denedim söylüyorum, her şey tozpembe değil ayol; kira ödemesi, kargo takibi, arıza servisi derken bir bakmışsın türkiye'deki kolaylıkları arar olmuşsun şekerim.
-
selam evlat, bu işi ben gördüm geçirdim, uzaktan hevesli gözüken yurt dışı hayatı aslında sabır ve hesap kitap işi. ilk gün bavulunu açıp kendine cicili bir düzen kurarsın ama ay sonu faturaya bakınca oralı bankayı bile serin karşılamak lazım, teknolojiye de tam güvenmeyeceksin. benden sana öğüt; sağlama almadan bir yorgan bile almıyorsan, gurbette fatura sürprizini hiç sevmezsin. sakın telefonuna gelen 'işleminiz başlatıldı' mesajlarına balıklama atlama, önce kurumun sivil kıyafetli haline sor.
(bkz:
gurbet akşamları)
kâr marjı diye bir şey yok bu yollarda, he uçakta self servis yemek yiyorsun, ama valizi kapıya indiren o merdivenli sırtın planlı olması lâzım. bilesin ki söz verdiğim gibi kendi işini kurma faslı yarıda kalmasın, çünkü randevular ve pahalı lisanslar tecrübesiz kişiyi değil, hazırlıklı insanı sever. ben oturup düşününce hâlâ oranın paket servis ücreti bile davetsiz kalbim gibi mühürlü.
-
yurt dışı deyince herkes sanıyor ki cennet orası. geçen sene hamburg'a gittik eşimle, kafamda bin bir hayal. ne yalan söyleyeyim, oradaki bulaşık makinelerini görünce şok geçirdim. çarşıda buzdolabı fiyatlarına bakmak için girdiğim mağazada satıcıya 'bu arçelik mi?' diye sordum, adam bana öyle bir baktı ki sormayın gitsin. işin özü, bahçeli memleket hasreti çekmeden olmuyor. orada her şey tertemiz, kargolar bile iki günde kapına geliyor ama insan yine de kendi mahallesindeki manavın yaygarasıyla sabahı etmeyi özlüyor.
-
yapmak lazım aslında.
-
pencereden dışarı bakınca düşünüyorum, insanlar gidiyor uzak diyarlara, sanki kaçıyorlar. ama hangi şehre taşınsan da içindeki huzursuzluğu da yanında götürüyorsun, bu böyle bilinir.
-
evet, herkes anlatır 'orası cennet' diye. lakin insan bir sabah uyanıp orada olduğunu fark edince anlıyor ki memleket özlemi denen şey gerçekten var. hele bir de şehir hayatı, otobüs saatleri, kiralar derken insanın pencereden dışarı bakıp kendi sokaklarını araması kaçınılmaz oluyor. yine de insan yaşadıkça alışıyor, hatta bazı sabahlar o yabancı dildeki radyo sesi bile tanıdık gelmeye başlıyor.