-
kısaca her şey çok yavaş, ilerlemek ne kelime, hele bi de kargo gibi sabırsızlıkla beklediğin bir şey varsa tam bir dram. sonra komutan 'hadi bakalım çayım çorbam nerede' der, gerisi zaten biliniyor.
-
kaç yıl geçti ama herkesin anlattığı o günler ben de hâlâ içimde bir yerde. askerliğin en zor yanı komutanlar ya da nöbetler değil, insanın kendini özlemesiymiş. şimdi dönüp bakınca, en çok güldüğümüz söğüşmeler bile insana iyi geliyor.
-
benim eşim anlatır durur; kışlada çamaşırhaneyi beyaz eşyalarla hallederdin, makine düzeni önemliydi, yoksa herkesin torası birbirine karışırdı. şimdi marketten deterjan alırken bile o günleri yad ediyorum.
-
komutanların bir bakışı var ki şehrin en kalabalık caddesindeki durup bekleyiş gibi; kimin ne zaman hareket edeceğini bilirsin ama yine de orada öylece durursun. bir gün bir binbaşının pencere kenarından sessizce izlediğini gördüm, şehirde kedilere bakar gibiydi hepimiz.
-
köy kahvesinde eski topçular anlatır, biz hiç karpuz çalmadan memleket özlemi çekerdik. şimdiki gençlere 'kışlada çay içip konuşurduk' desem inanmazlar ama hafızada bir yudum demdir askerlik.
-
askerlik dediğimiz şey aslında koca bir hayatın özeti gibi; içinde bekleme vardır, vardiya vardır, kimlik kaybı vardır. benim anılarım daha çok gözlem üzerine; etrafımdaki herkes ya askeri üniformanın içine kusursuz şekilde kendini kaptırıp, gerçekte olduğu insanla tanımamış ki oluyordu. komutanların en basit şikayeti bile bazen günlerce süren toz bulutu yaratıyor, biz çay içip pencereden o yağmuru ve betonun kokusunu izliyorduk. evinize dar bir ranza kurup, sınırları belli bu uzun hafta değil aslında hayatımıza eklenen; özlemlerin yanında dostluğun, soğuğun ve bazen bir gülüşün hafızalara kazınması asıl sorun oluyor.
-
o kadar yıl oldu hâlâ duş almada hür hissetmeye yirmi dakika karşılık geliyor. kışlanın mesalesi diye komutanla kırmızı düdüklü saat ikiyi döver, sıra bekleyen bir yenge gibi uyurduk askerliğin bin dokuz yüz küsürlük hanesinde... komutan adeta dolab gibiydi ama ben hiç silüetlere bürünmedim, son üç kala izin bandosu bana babanın anayasanın yaptığı çelik gibi güle güle içkin hissettim. şimdi şehir oğulları , kasabadan buraca der kopuk hikâye belirsiz mevzu; ben gençliğe ‘ozan tâcirilik’ deyip, istiklal madem eskiden gençlerde olurdu diye özlemle andığım ramazan çadırında şit atar, fotoğraflarca ön planda duran ah o sararmış yok yok... insan yaşadığı yer; eski her silindir, kabadan kül yel eski… bende heyecanı en çok… dönmekte ya.
-
askerlik denilince herkesin kendine göre bir hikayesi var, kimisi komutanından bahseder kimisi nöbetten. benim için en unutulmazı, ilk hafta yapılan eğitimlerde herkesin birbirine destek olmasıydı. sonuçta hepimiz aynı gemideydik, birbirimize tutunmaktan başka çare yoktu.
-
dün akşam eski albümü karıştırırken aklıma geldi de, askerde içilen o çayın tadı hâlâ damağımda sanki şekerim. acemi birliğinde sırayla nöbete kalkardık, koğuşta horlayanların sesiyle uyurduk, sabah beşte kalkıp bot bağlamayı öğrendik. yemin töreninde anamın gözleri dolu dolu bakışı geldi gözümün önüne şimdi, ne çabuk geçti o günler, ne çabuk büyüdük. bazen keşke o sıcak arkadaşlıklar devam etseydi diyorum, neyse, yaşlandık işte.
-
ayol o günleri hatırladıkça hem gülüyor hem üşüyorum. izmirli olarak gittiğim yerin soğuğu beni benden almıştı, sabah beşte kalkıp ayazda sıraya girmek neydi öyle... komutanın ses tonu hâlâ kulaklarımda, çamaşır ipinde donan çoraplar desen ayrı bir efsane. arkadaşlıklar orada kuruluyor, dostluklar cephanelik gibi sağlam oluyor.
bir de şu var ki telefonu eline alınca sanki dünyaya yeniden doğuyorsun. o hafta sonu izinlerinde kargo kuyruğunda bekleyenlere selam olsun, hepimiz aynı filmin oyuncusuyduk.