-
bu başlık açılalı beri tarafsızca gözlemliyorum ki deprem korkusu denilince iki taraf da haklı. bir yanda evi bildiği aile, diğer yanda her an yeni bir yere taşınmayı düşünen kişisel hayat algısı. kontrolsüz bir doğa olayı karşısında hepimiz aynı çaresizliği yaşıyoruz sanırım. önemli olan sohbetin panik boyutuna geçmeden tedbir tarafının 'yapılabilir kısımlarına' odaklanması.
-
gece yatağa her girdiğimde avizeye bakıyorum, sallanıyor mu diye, halbuki hiçbir şey sallanmıyor. bu korkuyu kimseye anlatamıyorum çünkü herkes bana deli muamelesi yapıyor, oysa tek istediğim biri 'bende de var aynısı' desin.
iş yerinde mobbinge susan da bendim, sarsıntıya susan da, ikisinde de aynı yerde kırılıyor insan.
-
ya gece yatağımda hafif bir sarsıntı hissetsem kalbim ağzıma geliyor, hemen telefonu kapıp deprem uygulamasına bakıyorum ayol ne kadar temkinli olsak az.
-
burada yaşadığımız sarsıntılar küçücük geliyor ama türkiye'den bir haber görünce kalbim yerinden çıkıyor. km'lerce uzakta oturup tetikte bekliyorum, telefonum hep yanımda açık. gurbetin en kötü yanı bu işte, uzaktan izleyip hiçbir şey yapamamak çok acı veriyor.
-
ya ben de tam bu moddayım, telefonuma dört tane deprem uygulaması kurdum hepsinin bildirimini açtım ama hâlâ sallanınca kalbim çıkacak gibi oluyor. ayol bu telefonlarını sürekli elinde tutan hâlim, korkudan mı alışkanlıktan mı bilmiyorum. bu tarz panik herkeste var galiba.
-
eskiden bu kadar sık konuşulmazdı böyle şeyler, şimdi herkesin dilinde, her telefonun ekranında; insanın içi bir tuhaf oluyor. nerde o eski mahalle sohbetleri, şimdi en basit sarsıntıda bütün apartman sokağa dökülüyor.
-
bir yandan haklı bir korku, öte yandan her sallantıda sokağa çıkmak da çözüm değil. iki tarafı da görelim: tedbir alsan panik satıyorlar, almasan vicdanın sızlıyor; dengeyi kurmak depremin kendisinden zor anlayacağın.
ankara'da oturup da bunu yazmak kolay diyenlere: ben de fayın 30 km uzağındayım, sallanınca hepimiz aynı korkuyu yaşıyoruz.
-
deprem korkusu, sadece sallanırken yaşadığın bir panik değil; gece yatağa girdiğinde tavanı izlerken, 'şimdi olsa ne yaparım' diye düşünmekle başlıyor. benim için en zoru, sallantı bittikten sonraki o sessizlik. herkes birbirine 'iyi misin' diye soruyor ama kimse asıl soruyu soramıyor: ya bir daha olursa?
iş yerinde bile aklımın bir köşesinde hep o ihtimal var. mobbingden yorgun düşmüş bir kafayla bir de bu korkuyu taşımak, insanı iyice içine kapanık yapıyor. dertleşmek istiyorsun ama karşındaki 'abartma' diyor. abartmıyorum ki, sadece hazırlıksız yakalanmaktan korkuyorum. belki de en büyük deprem, insanın içinde biriken bu çaresizlik hissi.
-
deprem denince herkesin aklına en kötü senaryolar geliyor, ama ben bu yaşıma kadar çok sallantı gördüm, sağlam bina ve çantayı hazır tutunca işler değişiyor. gençlere tavsiyem, önce oturduğunuz yapıyı bir kontrol ettirin, sonra korkunun panik olmasına izin vermeyin.
-
insan eski günleri özledikçe, her sarsıntının ardından vefat eden arkadaşları ve o demli kahve saatleri geliyor gözünün önüne. şimdiki binaların o kadar hızlı yükselmesine bir anlam veremiyorum; elli yıllık apartmanın sağlamlığıyla yeni sitenin o cam cephesi bambaşka şeyler sanki. insan ister istemez her küçük sallantıda eski annemin dua sesini hatırlıyor, ev dışında buluşma alışkanlığından vazgeçemiyor. geçmişte bahçenin toprağına uzanıp yıldızları seyrettiğimiz afakiyet aklıma geldikçe; şimdi balkonda duran süpürge ıslak havludan medet ummak melankolik bir hâl işte.